ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a yönelik savaşında kritik bir soru gündemde: “Dünyanın en gelişmiş ordularından birine sahip olmasına rağmen bir savaşa giren ve yedi ay geçmesine karşın somut bir siyasi sonuç elde edemeyen ABD için askeri üstünlük tek başına zafer anlamına mı geliyor?”
Bu soru, ABD’li analistlerin değerlendirmeleriyle daha keskin bir boyut kazanıyor. Miami Üniversitesi’nden bir jeopolitik analist, ABD ordusunun performansına yönelik sert eleştirilerde bulunarak, “ABD ordusu artık nasıl savaş kazanılacağını bilmiyor” ifadesini kullandı. Analist, ABD askeri yapısının savaşı çevreleyen finansal mekanizmalara ve “gösteri oyunlarına” alıştığını, nihayetinde savaşı bir “sirk gösterisine” dönüştürdüğünü savundu.
Analistin kullandığı sert ifadeler bir yana, dile getirdiği temel husus stratejik bir derinliğe sahip: “Savaşma yeteneği” ile “savaşı siyasi hedeflere ulaşarak sonlandırma becerisi” arasındaki fark.
ABD şüphesiz teknoloji, hava gücü, deniz kabiliyeti, istihbarat ve uzun menzilli saldırı kapasitesi açısından kayda değer bir üstünlüğe sahip. Ancak savaş, yalnızca uçak, füze ve savaş gemisi sayısından ibaret değildir. Asıl mesele, bu gücün nasıl kalıcı bir siyasi sonuca dönüştürüleceğidir.
28 Şubat’ta başlayan ABD-İran çatışması, sonraki aylarda çeşitli ateşkesler, müzakereler ve geçici mutabakatlar sürecinden geçti. Haziran ayında müzakere kanalını açmaya yönelik bir mutabakat zemini oluşsa da, süreç nihayetinde akamete uğradı ve çatışmalar yeniden şiddetlendi.
ABD Kongre Araştırma Servisi’nin eylül ayına ait raporu, sahadaki durumu fiilen bir “yıpratma savaşına” dönüştüğü şeklinde nitelendiriyor. Bu tabloda, hem İran ekonomik ve askeri kısıtlamalarla karşı karşıya kalırken, hem de ABD ve müttefikleri giderek artan maliyetlerle yüzleşiyor. İşte tam bu noktada, söz konusu analistin “savaşın sirke dönüştüğü” yönündeki tespiti, stratejik bir önem kazanıyor.
Bir askeri harekâtın temel amacı, belirli bir siyasi neticeye ivedilikle ulaşmak olduğunda, çatışmanın uzaması başlı başına stratejik bir sorun teşkil etmektedir. Trump yönetimi, ilk aylarda askeri baskıyı ekonomik ve deniz ablukasıyla harmanlayarak Tahran’ı kendi şartlarını kabul etmeye zorlamayı hedeflemişti. Ancak aradan geçen aylara rağmen, temel mesele varlığını korumaya devam ediyor: Bu savaş nasıl sonlandırılacak?
ABD kamuoyunda ve karar alma mekanizmalarında, savaşın sürdürülmesinin yarattığı baskının emareleri gözlemleniyor. Yayınlanan verilere göre, savaşın ABD’ye doğrudan maliyeti Eylül ayı başı itibarıyla yaklaşık 43,6 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu rakamın büyük bir bölümünün ise sarf edilen mühimmatın yenilenmesi ve hasar gören ekipmanların ikmali için kullanıldığı belirtiliyor. Nitekim Kongre Bütçe Ofisi daha önce yaptığı değerlendirmede, 1 Ağustos itibarıyla savaşın maliyetini yaklaşık 38 milyar dolar olarak öngörmüştü.
Ancak maliyet tablosu yalnızca finansal verilerle sınırlı değil. Çatışmanın uzaması, ABD’nin askeri kapasitesini Ortadoğu’ya hapsetmekte; bu durum Washington’un Rusya, Çin ve diğer stratejik bölgelerdeki faaliyetlerini sekteye uğratma riski taşımaktadır. Bu bağlamda, uzayan bir savaş Washington için sadece askeri bir operasyon değil; aynı zamanda kaynak tahsisi, ekonomik dengeler, iç siyaset ve ülkenin stratejik itibarını doğrudan ilgilendiren çok boyutlu bir mesele halini almıştır.
Bu bağlamda, İran ve Yemen’deki Ensarullah Hareketi’nin rolü de dikkat çekici bir boyuta sahip. Söz konusu analist, gerçek bir savaş ile bir gösteri arasındaki farkı açıklamak için “Rocky IV” filmine atıfta bulunuyor. Analist, Ivan Drago’nun Apollo Creed ile olan mücadelesinde olduğu gibi, İran ve Ensarullah’ın da savaşı kurgusal bir müsabaka olarak görmediğini savunuyor.
Bu benzetme, askeri kapasiteden ziyade, tarafların “savaşa yönelik bakış açısına” işaret ediyor. ABD, gücünün önemli bir kısmını teknoloji, hava ve deniz üstünlüğü ile hassas operasyonlar üzerine inşa etmişken; İran, çatışmanın maliyetini ABD ve müttefikleri için birden fazla coğrafyaya yaymaya çalışıyor. Hürmüz Boğazı, Fars Körfezi, Kızıldeniz ve bölgedeki ABD üslerinin tamamı, bu stratejik denklemin birer parçası haline gelmiş durumda.
Hürmüz Boğazı, bu süreçte özel bir öneme sahip. ABD, deniz yollarını kontrol etmek ve korumak adına bölgedeki askeri varlığını sürdürmeyi başarsa da, Hürmüz meselesi savaşın sona erdirilmesinin önündeki en kritik düğümlerden biri olmayı sürdürüyor. Son raporlar, gemi geçişlerindeki kısıtlamaların ve enerji piyasasındaki belirsizliğin devam ettiğini ortaya koyuyor.
Öte yandan Yemen, ABD’nin askeri üstünlüğüne rağmen bölgesel bir krizi kontrol altına almanın pek de kolay olmadığını gösterdi. Ensarullah’ın savaş denklemindeki varlığı, çatışma coğrafyasının İran sınırlarının ötesine taşınmasına; bölgedeki denizcilik güvenliğinin ve enerji altyapısının doğrudan etkilenmesine neden oldu. Washington’un savaşı yalnızca İran’a yönelik bir hava harekâtına indirgeyememesinin temel nedenlerinden biri de, işte bu çok katmanlı tehdit ortamıdır.
Bu koşullar altında asıl mesele, ABD’nin ne kadar füze veya gelişmiş sisteme sahip olduğu değildir. Temel sorun, bu askeri üstünlüğün kabul edilebilir bir siyasi sonuca ulaşmak için kullanılıp kullanılamayacağıdır.
Washington’da izlenecek yola dair tereddüt emareleri de belirginleşiyor. Donald Trump son günlerde, askeri ve ekonomik baskının sürdürülmesinden yeniden müzakere arayışına kadar çeşitli seçenekler üzerinde durdu. Aynı zamanda, bazı Cumhuriyetçi siyasetçiler de savaşın daha hızlı sonlandırılmasını talep ederek, sürecin ekonomik ve siyasi maliyetlerine dikkat çekiyor.
Dolayısıyla, ABD’nin yenildiğini ya da İran’ın zafer kazandığını söylemek için henüz erken olsa da, gözlemlenebilir bir gerçeklik ortadadır: ABD’nin büyük askeri üstünlüğüyle hızla sonuçlandırılması planlanan savaş, yedi ayın ardından hâlâ net bir siyasi sondan yoksun şekilde devam ediyor.
“Gösteri olarak savaş” analizi de tam bu noktada önem kazanıyor. Güç gösterisi ile gücün kendisi birbirinden farklıdır. Bir ülke çok miktarda mühimmat ateşleyebilir, altyapı tesislerini hedef alabilir ve karşı tarafa ağır bedeller ödetebilir; ancak karşı tarafı arzuladığı siyasi düzeni kabul etmeye zorlayamadığı sürece, zafer meselesi “askıda” kalmaya devam eder.
Belki de bu nedenle bugün Washington’da, ABD’nin askeri gücünün tartışıldığı ortamda çok daha zor bir soru soruluyor: ABD, henüz arzuladığı siyasi çözümü inşa edemediği bir savaştan nasıl çıkmalı?
yorumunuz